24 Şubat 2022 Perşembe

Mina Dom'un Zombileri Bölüm: 4

 


     BÖLÜM 4: BEBE ZOMBİ VE MİNA EVDE

     Mina, Bebe Zombi'yle konuşurken Bebe Zombi tekrar uykuya daldı. Mina o gün de eve gelemeyeceğini Seymen'e telefonla söyleyerek hastanede çalışmaya devam etti. Doktorlar nöbet değiştirse de hepsi de ayrı ayrı ilgileniyorlardı Bebe Zombi'yle. Bu kadar güzel bir çocukla hangi doktor ilgilenmezdi ki?

     Akşama doğru Bebe Zombi kendine gelmeye başlamıştı. Başucunda bekleyen Mina, ona sevgiyle bakarak gülümsedi. O gün çalışan doktor Mina'ya; bebeğin sağlığının yerinde olduğunu ve yoğun bakımdan çıkartabileceklerini, ister hastanede isterse kendi evinde birkaç gün daha istirahat etmesi ve verilen ilaçları kullanması gerektiğini söyledi. Mina bebeği kayıtlara geçirirken kimsesiz olduğunu söylememiş, işi hızlandırmak için uyduruk bir isimle kaydettirmişti. Bunu hastane personeline de doktorlara da açıklayamazdı. Bu yaştan sonra adının deliye çıkmasını hiç istemezdi doğrusu.

     Akşam iş çıkışından sonra Bebe Zombi'nin hastaneden çıkışını yaptırdı, sorumlu olarak kendisini yazdırmak zorunda kaldı. Hastane kıyafetlerini çıkartıp elbiselerini giyerek Bebe Zombi'yle birlikte hastaneden ayrılarak bir taksiyle evlerine vardılar. Efe ve Seymen okuldan yeni gelmişlerdi. Kapıdan Mina'yla birlikte dünya güzeli bir bebeğin girdiğini gördüklerinde ikisi de Mina'ya soran gözlerle baktılar. Mina onlara "İyi akşamlar" dedikten sonra hiçbir şey söylemeden Bebe Zombi'yle birlikte doğru banyoya girdiler.

     Bebe Zombi aylardan beri ilk kez banyoya giriyor ve yıkanıyordu. Duşun altında ikisi yaklaşık bir saat zaman geçirdiler. Kokulu sabunlar, şampuanlar, sıcacık sular Bebe Zombi'nin çok hoşuna gitmişti. Küvette otururken köpüklerle oynuyor, şarkı söylüyordu. Mina da onunla birlikte eğleniyor, oyunlar oynuyordu. Güzelce kurulandıktan sonra Bebe Zombi için aldığı yeni elbiseleri giydirdi, saçlarını taradı. Bebe Zombi artık bir ay parçası kadar güzel bir kız olup çıkıvermişti. Bu kadar güzel bir bebeği Mina hayatında ilk kez görüyordu.

     Giyindikten sonra banyodan çıktılar. Mina hemen mutfağa giderek yemekler yaptı, Seymen de bakkaldan ekmek alarak salatayı hazırladı, masaya tabak ve çatal, kaşıkları koydu, suları doldurdu. Efe ise başını kitaplardan kaldırmıyor, ders çalışıyordu. Zaten pek bu konularda yardımcı olmazdı. Hep birlikte masaya oturarak yemeklerini yediler. Seymen ve Efe bir yandan yemeklerini yiyor, bir yandan da evlerine gelen bu kızı süzüyorlardı. Ablası bir şey söylemediği için bir anlam veremiyorlardı.

     Yemekten sonra Mina, masayı topladıktan sonra Bebe Zombi'nin elinden tutarak evi gezdirdi. Bebe Zombi'nin ilaçlarını içirip haplarını yutturdu. Birlikte çay içtiler, televizyon izlediler ve uykusu gelip esnemeye başlayınca da kendi yatağına yatırarak öptü, "İyi geceler" dileyerek üstünü örtüp kapısını kapattı.

     Mina salona döndüğünde Seymen ve Efe izledikleri televizyondan kafalarını kaldırıp soran gözlerle ablalarına baktılar. Mina durumu açıklamak zorundaydı ama doğrusu Efe'nin bundan korkmasından çekiniyordu.

     - Bu kızı mezarlıkta buldum. Günlerdir bir şey yiyip içmemiş, annesi ve babası da yokmuş. Alıp hastaneye götürdüm, yoğun bakıma aldılar hemen. İki gün sonra da evde bakmak üzere getirdim işte. Annesini ve babasını hatırlamıyor, yarın ona tekrar sorarım. Ne anne babalar var görüyor musunuz?

     Seymen ve Efe bu sözlerle ikna oldular, televizyon izlemeye devam ettiler. Ertesi gün Cumartesi olduğundan erken yatmaları gerekmiyordu. Ama Mina yine de Bebe Zombi'yi yalnız bırakmamak için kardeşlerine "İyi geceler" dileyip esneyerek odasına gitti. İki gündür sadece birkaç saat uyuyabilmişti. Üstünü değiştirerek Bebe Zombi'nin yanına sessizce uzandı. Pencereden giren ay ışığı Bebe Zombi'nin yüzünde parlıyor, ona ayrı bir güzellik katıyordu. Mina, seyretmeye doyum olmayan bu güzelliğe bakarken gözleri yavaş yavaş kapandı, günlerdir süren uykusuzluğun ve yorgunluğun acısını sabaha kadar hiç uyanmadan bir güzel uyuyarak çıkardı.

     Sabah uyandığında yatak boştu. Birden tedirginliğe kapılarak odadan hızla çıktı. Mutfaktan sesler geliyordu, hemen oraya koşturdu. Seymen ve Bebe Zombi çoktan uyanmış kahvaltı hazırlıyorlar, bir yandan da sohbet ediyorlardı. Efe ise her zamanki gibi yatağında uyuyordu. Kapının pervazına yaslanıp gülümseyerek ikisine de "Günaydın" dedi.

     - Günaydın abla, nasılsın? İyi uyudun mu bari?

     Mina gerinip esneyerek kardeşine yanıt verdi:

     - Hayatımda bu kadar güzel uyuduğumu hatırlamıyorum. Yattığımla kalktığım bir oldu sanki. Valla deliksiz uyudum.

     Bebe Zombi hemen Mina'ya doğru gelerek bacaklarına sarıldı, o da "Günaydın Mina abla" dedi. Mina da eğilip onu öperek:

     - Sana da günaydın. Hadi gel de elimizi, yüzümüzü yıkayalım, dedi.

     - Sabah kalkar kalkmaz yıkadım ben elimi, yüzümü. Su çok güzeldi.

     - Aferin benim akıllı kızıma. Seymen, sen git bakkaldan ekmek, yumurta filan al kahvaltılık. Ben size bir menemen yapayım ya da sucuklu yumurta da olur. Hangisinden istersin?

     - Sucuklu yumurta isterim.

     - Sen hatırlıyor musun sucuklu yumurtayı? Annenin ve babanın isimleri aklına geliyor mu?

     Bebe Zombi bir anda duraksadı, düşündü ama annesinin ve babasının adı aklına gelmiyordu. Belli ki hafıza kaybı yaşıyordu. Mina daha fazla üstelemedi. Seymen üstünü değiştirip bakkala giderken Mina da çayı demledi, domatesleri yıkayıp keserek tabağa koydu. Bu arada Bebe Zombi'ye:

     - Seymen abine bahsetmedin değil mi zombilerden, seni nerde bulduğumdan?

     - Hayır Mina abla, korkmasın diye hiçbir şey söylemedim. Zaten söylesem de bana inanmazdı ki.

     - Aferin benim akıllı kızıma. Sen kendi adını hatırlıyor musun peki?

     Bebe Zombi düşündü, elini çenesine koydu, tavana baktı, başını iki yana sallayarak yanıt verdi:

     - Hayır, hatırlamıyorum. Uzun zamandır bana kendi adımla seslenen olmadı. Hep "Bebe Zombi" dediler bana.

     - Bak bir tanem, sen zombi filan değilmişsin. Bizim gibi bir insanmışsın. Bir yanlışlık olmuş ve oraya düşmüşsün ama bundan sonra aileni bulup haber verene kadar bizimle kalacaksın, anlaştık mı?

     - Tamam Mina abla, annem ve babam da beni arıyorlardır şimdi, değil mi? Çok üzülmüşlerdir onlar da.

     - Üzülmez olurlar mı? Elbette üzülmüşlerdir. Hangi anne-baba senin gibi güzel bir çocuğu kaybetmeye dayanabilir ki, değil mi? Annen, baban ne iş yapardı senin, hatırlıyor musun? Kardeşlerin, abin, ablan var mıydı?

     - Hiçbir şey hatırlamıyorum Mina abla. Ama aklıma gelirse söylerim sana.

     - Tamam canım. Hadi şimdi Efe abini uyandır da gel, kahvaltıya oturalım birlikte.

     Bebe Zombi koşarak Efe'nin odasına girdi, Efe onun sesiyle uyanarak gözlerini ovuşturup esneyerek uyandı, elini yüzünü yıkayarak Mina'ya "Günaydın abla" diyerek hemen kahvaltı masasına oturdu. Mina da ona "Günaydın" derken Seymen, elindeki poşetlerle kapıdan girerek Mina'ya sucuk ve yumurtaları poşetlerden çıkarıp verdi. Mina hemen sucuklu yumurta yaparken yumurta kabuklarını bir poşete koymayı ihmal etmedi. Seymen hemen salona geçip çayları bardaklara doldurdu, birlikte güzel bir kahvaltı yaptılar. Kalan kırıntı ve artıkları da yine bir poşete koyarak kahvaltı masasını birlikte topladılar.

     Kahvaltıdan sonra evdeki yeni misafire isim vermeleri gerektiğini konuştular. Seymen, Emel Sayın'a çok benzediği için Emel isminin yerinde olacağını söyledi ve hepsi de bundan sonra ona Emel demeye karar verdiler. Gerçek ismini hatırlayıncaya kadar ona "Emel" diyeceklerdi. Bebe Zombi de bu ismi çok sevdi ve hemen benimseyiverdi. Acaba gerçek ismi de Emel miydi?

     Aslında isim verme konusunda gerçeğe çok yaklaşmışlardı. Bebek aynı zamanda bir başka ünlü sanatçı Filiz Akın'a da benziyordu. O da sarı saçlı, mavi gözlü çok güzel biriydi.

     Kahvaltıdan sonra Mina, Emel'le birlikte el ele yapışarak parka gittiler. Emel salıncaklara bindi, tahterevalli oynayıp kaydıraktan kayarken parktaki diğer çocuklarla tanıştı. Mina da onların anneleriyle tanışıp samimi oluvermişti. Öğleyin de güzel bir yerde yemeklerini yediler, Mina Emel'in haplarını yutturup şurubunu içirmeyi ihmal etmemişti. Pazartesi günü tekrar hastaneye giderek doktorlara kontrol yaptırıp sağlık durumunun iyiye gittiğini anlaması gerekiyordu. Bu nedenle Emel'i fazla yormadı, öğleden sonra eve dönerek birlikte yatağa yatıp uyudular.

     Emel uyurken Mina'nın aklına onun hastanede söyledikleri gelmişti. İstanbul'daki bir dövüş okulundan bahsetmişti. Orada dayak yiyen çocukları, acımasız öğretmenleri anlatmıştı hastanede yatarken. Bunları hatırlıyorsa bilinci tam olarak kaybolmamış olmalıydı. Hastanedeki psikiyatr doktora durumu açıklamayı ve ondan yardım almayı düşündüyse de vaz geçti, zombiler ve diğer sırların açığa çıkmasından çekindi. Geriye tek bir çare kalıyordu: Efe'nin psikoloji öğretmeni. Evet, evet. Ondan yardım istemeliydi ama ne adamı tanıyordu ne de güvenip güvenemeyeceğini biliyordu. Salı günü okulda veli toplantısı vardı. O zaman hastaneden izin alıp okula gider, psikoloji öğretmeniyle konuşabilirdi. Evet evet, en doğrusu bu olmalıydı.

     Seymen ve Efe, halı saha maçları olduğunu ve akşam geç geleceklerini telefonla Mina'ya söylediler. Mina da Emel uyandıktan sonra birlikte akşam yemeği yediler, az sonra kapının zili çaldı. Mina kapıya bakmak için gittiğinde Baba Zombi'yi karşısında gördü. Baba Zombi hem Bebe Zombi'yi merak etmiş, hem de evde varsa artık yemeklerden almaya gelmişti. Baba Zombi'nin sesini duyan Emel koşarak geldi, çığlık atarak Baba Zombi'yle tam sarılacakken Mina onu engellemek ve kucağına almak zorunda kaldı.

     - Emel, sen artık bir zombi değilsin. Zombilerle öyle sarılıp kucaklaşılmaz. Tamam mı bir tanem? Onlar zaten seni ne görürler, ne sarılmandan bir şey anlarlar. Sadece onlara ses ver yeterli, tamam mı?

     - Peki Mina abla, ama ben çok özlemiştim Baba Zombi'yi. Nasılsın Baba Zombi?

     - Sağol Bebe Zombi, sen nasılsın? Bizi boşver sen.

     - Ben çok iyiyim, hastanede kaldık Mina ablayla, dün geldik buraya biz de. Bundan sonra burada yaşayacağım ben Mina ablayla, biliyor musun?

     - Ooo, çok sevindim. Senin zombi olmadığını nasıl anlamadık, ben de kızdım kendime. Bilseydim alıp getirirdim seni çoktan Mina ablana.

     Mina hemen kucağında Emel'le birlikte mutfağa giderek yemek artıklarının olduğu poşetleri verdi. Baba Zombi utana, sıkıla:

     - Mina, söylemeye dilim varmıyor ama bizimkiler gene ayakkabılarını eskitmişler de. Hani varsa erkek ayakkabısı lazım bize.

     - Yaa, Baba Zombi, kaç kere söyleyeceğim size ben? Çıkıp çıkıp dolaşmayın ortalık yerde. Zaten ayaklarınızı kaldıramıyorsunuz yürürken, tabii eskir. Ayakkabı mı dayanır böyle yerde sürüne sürüne yürümeye? Sen de kafana bir kapüşon filan geçir, birisi görecek bir gün, gene gazetelere düşeceksiniz bak.

     - Tamam Mina, kızma hemen. Ortalığı toz duman ediyoruz yürürken ama bizim böyle yürümemiz gayet normal. Zombiler böyle yürürler, bilirsin işte.

     - Peki, yarın bakarım, birkaç gün sonra bulurum size ayakkabı terlik filan. Hadi kimse görmeden git şimdi. Bebe Zombi'yi de merak etmesinler, söyle arkadaşlarına.

     - Tamam Mina, iyi geceler size.

     - Güle güle.

     Emel, Baba Zombi'yi gördüğüne çok sevinmiş ve mutlu olmuştu. Diğer zombiler de aklına gelince sordu:

     - Mina abla, biz ne zaman gideceğiz onları görmeye? Yarın gidelim mi?

     - Yarın gidemeyiz ama en kısa zamanda birlikte gideceğiz seninle. Ama bundan abilere bahsetmek yok, anlaştık mı?

     - Anlaştık Mina abla.

     - Sen hastanede İstanbul'daki bir dövüş okulundan bahsediyordun, hatırlıyor musun orayı?

     - Evet, hatırlıyorum ama kendi adımı hatırlamıyorum hala ben.

     - Peki, ne iş yapardı annen ve baban? Antalya'da mı çalışıyorlardı?

     - Onu da unuttum Mina abla, annem ve babam Antalya'da çalışıyorlardı ama ne iş yaptıklarını unuttum ben.

     - Tamam canım, zorlama kendini.

     Pazar günü de yine aynı şekilde gezip eğlendiler, pazartesi günü Emel'i bırakacak güvenilir bir komşusu olmadığından hastaneye götürmek zorunda kaldı. Emel ile ilk geldiği gün nöbetçi olan doktor o gün de yine aynı yerde çalışıyordu. Emel'i görür görmez tanıdı, yanaklarını okşadı ve Mina'ya nasıl olduğunu sordu. Mina da iki gün yoğun bakımda kaldıktan sonra üç gündür de evde ilaçlarını alarak dinlendiğini söyledi ve konsültasyon istedi. 

     Doktor hemen Emel'i müşahede odasına alarak önce ağzını ve dişlerini, sonra gözlerini kontrol etti. Görünürde kötü sayılabilecek bir şey yoktu ama kan ve idrar tahlillerini istedi. Mina hastaneye gelir gelmez bunları yaptırdığı için tahlil sonuçlarını doktora uzattı. Sonunda birkaç gün daha ilaçlarını kullanmaya devam etmesi halinde tamamen iyileşebileceğini öğrenen Mina rahatladı ve doktora teşekkür ederek ayrıldı.


     ... 

     (Devam edecek)

 


Mina Dom'un Zombileri Bölüm: 3

 


     BÖLÜM 3: BİZ ÖLMÜŞÜZ AĞLAYANIMIZ YOK

     Bütün zombiler sıraya girip teker teker Mina'ya "Hoş geldin" dediler. Bu hoş geldin faslı oldukça uzun sürdü çünkü zombiler hem yavaş hareket ediyorlar hem de getirdiği elbise ve yiyecekler için Mina'ya teşekkür ediyorlardı. Yüzlerce zombi yaklaşık bir saatte bu faslı bitirince en kıdemlileri olan Baba Zombi Mina'ya:

     - Mina, buraya ilk kez geliyorsun. İstersen burayı sana gezdireyim, dedi. Mina buna itiraz etti.

     - Hayır, gezmek gibi bir niyetim yok şimdilik. Baksana burnumda mandal var ve burası oldukça havasız. Şu kapağı biraz açıp oksijen almak istiyorum. Siz eğlencenize başlayın, ben geliyorum.

     Mina, merdivenlerden yukarı çıktı ve kapağı açarak burnundaki mandalı çıkartıp derin bir nefes aldı. Gökte ay parlıyordu ve oldukça güzel bir esinti vardı. İster istemez:

     - Ohh, dünya varmış, dedi. Kapağı aralık bırakarak tekrar aşağıya indi. Gözleri tekrar karanlığa alışınca Bebe Zombi'yi gördü. İçeriye biraz ışık girdiği için Bebe Zombi'nin yüzü ve saçları artık gözle rahatça seçilebiliyordu. Çok güzel yüzlü, sapsarı saçları olan minik bir kızdı Bebe Zombi.

     ...

     Türk zombiler (övünmek gibi olmasın) diğer yabancı zombilerden oldukça farklıydı. Yabancı zombiler öldüklerinde tabutlarıyla ve elbiseleriyle gömüldüğü için elbiseleri çürümüş olsa da üzerlerinde kalıyordu. Oysa bizim yerli ve milli zombiler tabutsuz ve beyaz kefen beziyle gömüldüklerinden üzerlerinde sadece kirlenmiş beyaz bir örtü bulunuyordu. Bu zamana kadar zombiler beyaz kefenleriyle dolaştıklarından herkes onları hayalet sanıyor, saçma-sapan bir sürü şehir efsaneleri uyduruluyordu. Mina bunu fark ettiğinde onlar için ilk yaptığı şey "Kılık-kıyafet Devrimi" olmuştu. Geceleri maske takıp dilenci gibi eski ve kirli elbiseleri çöp kutularından bulup getiriyor, zombilere dağıtıyordu. Zombiler de bunları giyerek artık çağ atlamışlar, modern dünyaya ayak uydurmaya başlamışlardı. Yeni ve kullanılmamış eşya ve yiyecekler onlara zarar veriyor, her taraflarını yamultup ikinci kez ölmelerine neden oluyordu. Bu yırtık ayakkabılara, eski elbiselere ve yemek artıklarına bu nedenle çok seviniyorlardı. Zaten yeni ve güzel elbiseler giyselerdi kime hava atacaklardı?

     ...

     Bu arada zombiler ortaya büyükçe bir masa getirdiler, üzerine kırık bira ve şarap şişeleri koydular, kullanılıp çöpe atılmış naylon bardaklara kırık şişede kalanları doldurarak içerken hepsi de ayrı ayrı şarkılar söylemeye başladılar. Hepsi de Mina'nın sevdiği Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ve Küçük Emrah şarkılarıydı. Şarkısı bitenler elindeki bardağı masaya vurarak "Biz ölmüşüz, ağlayanımız yok" ve "Ölem ben, ölem ben" gibi sözler ediyor, adeta dünyaya kahrediyorlardı. Bu inanılmaz kakofoni Mina'nın hoşuna bile gitti, bazı şarkılara kendisi de eşlik etti, sanki onlardan biriydi.

     Bebe Zombi ise Mina'nın yanından hiç ayrılmıyor, onunla birlikte bildiği şarkıların nakarat kısımlarını söylüyordu ama repertuarının pek geniş olduğu söylenemezdi. Çocuk şarkılarından başka bir şey öğrenecek kadar bile yaşamamıştı.

     Gece yarısına doğru Mina Dom, Baba Zombi'den izin isteyerek kalktı, evine dönmek istediğini söyledi. Herkese elini kaldırarak selam verip vedalaştıktan sonra merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı. Hemen arkasından da Bebe Zombi merdivenleri çıkarken peşinde de Baba Zombi, ayıp olmasın diye onu kapağa kadar uğurlamak için basamakları el yordamıyla bulup çıktı. Mina arkasını döndüğünde, Bebe Zombi'nin yere eğilerek öksürdüğünü ve fenalaştığını gördü, merakla eğilip yüzüne baktı. Bebe Zombi bir yandan öksürüyor, bir yandan da ağzındaki kırmızı toprakları çıkartıyordu. Aylardır oksijen solumadığından ciğerlerine dolan temiz havanın etkisiyle baygınlık geçiriyordu. Mina, Bebe Zombi'nin tam bir zombi olmadığını işte o an anlamıştı. Başını kaldırıp Baba Zombi'ye baktı.

     - Baba Zombi, bu ölmemiş, bu sizin gibi zombi değil. Baksana nabzı bile atıyor.

     - Ama nasıl olur? Tam üç haftadır bizimle ve mezarından alıp getirdik onu buraya. Bir çocuğu ölmeden nasıl gömerler? Vay şerefsizler...

     - Baba Zombi, ben bunu hemen hastaneye götürüyorum, bu kız yaşamalı, o daha küçük bir çocuk.

     - Tamam Mina, telaşlanma. Umarım iyileşir de sizinle birlikte yaşamaya devam eder.

     Mina, Bebe Zombi'yi kucağına aldı, Baba Zombi'yle vedalaşıp doğruca mezarlıktan çıktı ve yol kenarında taksi beklemeye başladı. bir yandan da Bebe Zombi'nin üzerindeki tozları silkeliyordu. Biraz sonra gelen taksiyi durdurarak arka kapıyı açıp şoföre:

     - Hemen Sigorta Hastanesi'ne gitmemiz gerekiyor, çabuk lütfen, dedi ve şoför hemen gaza basarak on beş dakikada Antalya SSK Hastanesi'nin Acil Servis kapısına vardılar.

     Mina burada hemşire olarak çalışıyordu. Hemen nöbetçi doktoru gördü ve ona "İyi nöbetler" dedikten sonra kucağındaki kızı yolda bulduğunu, yanında kimsesi olmadığı için getirdiğini söylemek zorunda kaldı. Mina'yı iş arkadaşları da doktorlar da çok severlerdi. Bir dediğini iki etmezlerdi.

     Doktor Bey hemen baygın durumdaki küçük kızın ağzına ve gözlerine baktı. Kızın gözleri ışıktan dolayı kapanmış, açamıyordu. Aylar sonra ilk kez böyle parlak ışık görüyordu. Hemen sedyeye yatırarak diğer hemşirelerle birlikte acil müşahede odasına aldılar. Mina kapının dışında kalmış, kıyafetleri uygun olmadığı için içeri girememişti. Ancak koşarak üst kattaki nöbetçi hemşire odasına girdi, kendi dolabını açıp üzerine açık yeşil renkli hemşire kıyafetlerini giydi, koşar adımlarla aşağıya inerek acil müşahede odasına daldı.

     Doktor, küçük kızın durumunun pek iyi olmadığını, su ve gıda yetersizliği nedeniyle bir süre yoğun bakımda kalması gerektiğini söyledi. Önce kızı kusturdular, sonra da serum vererek nabzını kontrol ettiler. Mina:

     - Yaşayacak mı doktor bey? Diye sordu.

     - Elbette, ama bir hafta kadar yoğun bakımda kalması gerekiyor. En azından iki gün kalmalı. Kendini iyi hissederse alıp götürebilirsiniz, ailesini bulursanız haber verirsiniz.

     Mina rahatlamıştı. Bebe Zombi uyuyor ve gözlerini açamıyordu. Ellerini tutarak bilincinin yerinde olduğuna emin olduktan sonra yoğun bakıma kadar diğer hemşirelere eşlik etti. Bu arada zaman gece yarısını geçmiş, eve haber vermemişti. Hemen koridora çıkarak cep telefonuyla Seymen'i aradı.

     - Alo Seymen, ben gecikeceğim biraz. Şu an hastanedeyim, önemli bir şey yok. Bir arkadaş rahatsızlanmış da. Siz sabah okula gidersiniz oldu mu?

     - Peki abla, merak ettik seni ama sen işini bilirsin. Birine bir şey mi oldu da hastaneye geldin?

     - Akşam gelince anlatırım, uzun hikâye Seymen. Hadi sınavınız var sizin yarın, yat da uyu. İyi geceler.

     - İyi geceler abla.

     Mina sabaha kadar yoğun bakımda hemşire elbiseleriyle sandalyede oturarak bekledi. Sabahleyin nöbet değişimi yapıldı. Başhemşireye çıkarak bugün acil serviste hastası olduğunu, bu nedenle görevini burada yapmak istediğini söyledi. Başhemşire de kabul etti ve Mina tekrar aşağı inerek yoğun bakım ünitesine geri döndü.

     Öğleye doğru Bebe Zombi'nin gözleri yavaşça açılmaya başlamıştı. Aman Tanrım, ne kadar güzel, masmavi gözlerdi bunlar. Mina hiç bu kadar güzel gözlü birini görmemişti. Sapsarı, bukle bukle saçlar, bembeyaz yüz ve masmavi gözlerle Bebe Zombi o anda dünyanın en güzel kızıydı Mina'nın gözünde.

     - Mina abla, nerdeyim ben? Baba Zombi nerde?

     - Yanımdasın bebeğim, hastanedeyiz şimdi.

     - Ama Baba Zombi benim gitmeme kızar sonra, hadi geri dönelim.

     - Baba Zombi'den izin aldım ben, burada olduğundan haberi var onun.

     - Kaybolurum diye şimdiye kadar beni hiç çıkarmamıştı. Dışarısı ne kadar güzelmiş Mina abla.

     - Güzel tabii, her şey güzel dışarıda. Hem sen zombi filan değilmişsin ki. Sen ölmemişsin bir tanem.

     - Aaa, ölmemiş miyim ben? Ama çok dayak atmışlardı bana. Kulede işlediğim küçük bir hata yüzünden arkadaşlarımla birlikte hepimizi öldüresiye dövdüler.

     - Bunları sonra anlatırsın bebeğim. Şimdi uyumana bak sen. Buradan çıkınca bize gideceğiz, seni kardeşlerimle tanıştıracağım ama onlara eskiden zombi olduğunu söylemek yok, tamam mı?

     - Yani onlara oyun mu oynayacağız Mina abla?

     - Evet, oyun oynayacağız bebeğim. Sana güzel elbiseler alacağım, parklara götüreceğim. Çok güzel yemekler yapacağım sana eve gidince, tamam mı?

     - Tamam Mina abla, ama ben Baba Zombi'yi de diğer zombileri de çok özlerim. Onlar beni çok seviyorlardı.

     - Onlara da arada uğrarız, seni özletmeyiz hiç merak etme bir tanem. Ne zaman istersen gideriz oraya da. Şimdi gözlerini kapat, güzelce uyu, ben burdayım tamam mı?

     - Tamam Mina abla.

     Bebe Zombi gözlerini kapattı ve biraz sonra derin bir uykuya daldı. Mina da onun elini bırakarak sandalyesine oturup beklemeye başladı. Bu kızın bir adı, ailesi, anne ve babası olmalıydı. Acaba kimin çocuğuydu? Altı yaşındaki bir çocuğu öldüresiye dövüldüğü bir okula neden vermişlerdi? Bir aile, bir öğretmen bu kadar acımasız olabilir miydi?

     Yoğun bakım ünitesinden çıkarak hemşire odasına geldi, arkadaşlarıyla selamlaştı. Duşunu aldı ve elbiselerini tekrar üzerine giydi. Akşamdan beri olan şeyleri düşünürken arkadaşları onda bir tuhaflık olduğunu sezdiler. Ama onların sorularına Mina hep kaçamak cevaplar vererek atlatmayı başarmıştı. Sabaha kadar uyumadığını, başhemşirenin haberi olduğunu söyleyerek kanepeye uzandı, iki saat sonra uyanmak üzere cep telefonunun alarmını kurarak uykuya daldı.

     Uyandıktan sonra hemen aşağı kata inerek yoğun bakım ünitesine girerek bebeğin durumunu kontrol etti. Minik Zombicik mışıl mışıl uyuyordu. Yemekhaneye giderek karnını doyurdu, tekrar yoğun bakıma geldi ve bebeğin uyumakta olduğunu görünce başhemşirenin odasına girerek izin alıp üstünü değiştirdi, hastanenin yakınında bulunan bebek elbisesi satılan bir mağazaya girdi ve bebeğe uygun birkaç elbise, iç çamaşırı ve pijama aldı, hastaneye geri dönerek üniformasını giydi ve tekrar yoğun bakıma girdi. Bebek uyanmıştı ve etrafındakilere Mina ablasını soruyordu. Hemen koşar adımlarla yanına geldi, ellerini tutarak "Geldim bebeğim, buradayım işte" dedi.

     Mina fısıldayarak ona gerçek ismini sordu ama kız hatırlamıyordu. Bebe Zombi adına öyle alışmıştı ki gerçek adını söyleseler dönüp bakmayacaktı kimseye. Mina bunun normal olduğunu düşünerek:

     - Eğer adın aklına gelirse bana söyle, olur mu? Sana adınla hitap etmek istiyorum, çünkü sen artık bir zombi değilsin.

     Kısık sesle söylediği bu sözleri yine de kimse duydu mu acaba diye etrafına bakındı. Çoğu yaşlılardan oluşan hastaların hepsi de derin uykudaydı ve etrafta doktor ve hemşire de görünmüyordu.

     - Bir de bunu yani senin eskiden bir zombi olduğunu hiç kimseye söylemememiz gerekiyor. Yoksa insanlar korkarlar, çekinirler ve bize kötü davranırlar, oldu mu bebeğim?

     - Tamam Mina abla, kimseye söylemem. Hem niye korkuyorlar ki zombilerden insanlar? Hiçbir zombi bana kötü davranmadı, dövmedi, incitmedi bile. Ölülerden değil yaşayanlardan korksun onlar.

     - Ah bebeğim, bunu ben yılladır söylüyorum. "Ölülerden değil yaşayanlardan korkun" diyorum ama kimseye dinletemiyorum bir türlü. Oysa en huzurlu ve en sakin yerler mezarlıklardır. Tertemiz havası ve sessizlik gibisi var mı, değil mi?

     - Evet Mina abla, ben de çok kısa sürede alışmıştım diğer zombi amcalara ve teyzelere. Onların gözleri benim gibi görmüyordu ama her şeyi hissediyorlardı. Kimse kavga etmiyordu, kavga edecek ve paylaşılamayacak bir şey yoktu zaten. Kimsenin acelesi de yoktu, zaman boldu bizim için.

     - Neyse, eski günler geride kaldı şimdi artık. Sen biraz daha uyuyup dinlen, doktor amca gelip seni kontrol etsin. Yarın buradan çıkıp bizim eve gideceğiz, sana güzel elbiseler aldım, çok seveceksin.

     - Ama yeni elbise giymemiz yasak bizim. Yeni elbise giyersek yeniden ölürmüşüz, Baba Zombi öyle söylemişti bize.

     - O kural gerçek zombiler için bir tanem. Sen artık zombi değilsin, benim gibi kanlı, canlı bir insansın. Eski giymek yok bundan sonra, tamam mı? Sadece Baba Zombi'ye ziyarete giderken giyeceğiz eskilerimizi, oldu mu?

     - Oldu Mina abla, tamam. Şimdiden özledim hepsini de.


     ...

      (Devam edecek)

 


Mina Dom'un Zombileri Bölüm: 2

 



     BÖLÜM 2: SEYMEN VE EFE

     Mina Dom, annesi ve babası öldükten sonra onların mezarlarını sık sık ziyarete gitmiş, her gün saatlerce başında dualar ederek gözyaşı dökmüştü. Her ikisi de bir trafik kazasında hayatlarını kaybetmişler, olay yerinde can vermişlerdi. İlk kez bir zombiyle de bu mezarlıkta tanışmış, önce korkmuştu. Ancak bu zombiler zamanla Mina'ya yakınlık ve dostluk göstermişler, Mina da onlara iyi davranmaya devam etmişti. Bu nedenle zombilerin ihtiyaçları olan ve insanların kullanmadığı elbise ve yiyecekleri onlara veriyor, çöpe kesinlikle hiçbir şey atmıyordu. Elma ve yumurta kabuğu, soğan zarı, çay posası, kahve telvesi, ekmek kırıntısı gibi şeyler zombilerin en büyük besin ve enerji kaynaklarıydı. Bunlar olmadan hareket edemezler, kıpırdayamazlardı bile.

     ...

     Mina, kapalı bir kutudan sabahki kahvaltıdan kalan yumurta kabuklarını çıkardı, yanına çay posası ve kahve telvesi de koyarak eski bir gazeteye sardı ve giriş kapısına doğru yöneldi. Karşısındaki Baba Zombi onun geldiğini anlayınca yüzünde gülümseme belirdi. Zombilerin gözleri yoktu ve göremiyorlardı ama en küçük bir sesi ve kokuyu hissedebiliyorlardı.

     - Al bakalım Baba Zombi. Yalnız karşı komşum sabah kahvaltıdan sonra bana gelerek akşamki bulaşıkların tertemiz olduğunu söyledi. Kim yaptı bunu?

     - Mina, arkadaşlardan biri gece gelmiş ve gizliden eve girip bulaşıkları yalamış olmalı. Bulaşık yıkamayı bilmez onlar.

     - Tahmin etmiştim zaten. Hemen mutfağına girip güzelce yıkadım bulaşıklarını kadıncağızın. Bir daha böyle şeyler yapmayın, çok kötü olur sonra bak.

     - Tamam Mina, kim yaptıysa hemen bulup onu gebertirim, sen hiç merak etme.

     - Ya, hayret bi' şeysin, nesini geberteceksin? Siz zaten geberiksiniz.

     - Sen de espriden hiç anlamıyorsun Mina. Ölüyüz diye bizim gülüp eğlenmeye hakkımız yok mu? Bak aklıma ne geldi. Yarın bizim mekâna gel, eğlence var, çok seveceksin. İstersen çocukları da getir, ne dersin?

     - Sizin mekâna ben hiç gelmedim, neresi bilmiyorum. Hem mezarlık bekçisini nasıl halledeceğiz?

     - Sen onu bana bırak, ben hallederim. Zaten yalan yanlış okuyup üflüyor bize, her tarafımız daha çok yamuluyor. Gıcığım var kendisine.

     - Hımm, çocuklara sormam lazım, gelirlerse onları da getiririm, tamam mı?

     - Tamam. Eee, şey. Üstüne bir çarşaf filan geçir, burnunu da mandalla kapatmayı ihmal etme. Mezarlığın sol arka köşesindeki andız ağacının dibindeki taşı kaldır, demir kapak var, o açılacak. Kapağı kaldırıp merdivenlerden inerken kapatmayı unutma, tamam mı?

     - Tamam, sen bekçiyi hallet, yarın akşam gelmeye çalışırım. Hadi bak, komşular görmeden git artık.

     - Peki, iyi akşamlar Mina.

     - Güle güle.

     Mina kapıyı kapattı ve lavaboda elini yüzünü yıkadıktan sonra salona döndü, kardeşlerinin yanına oturarak her akşamki gibi korku filmi izlemeye devam ettiler. Işıkları kapatmışlar ve patlamış mısır yiyip çekirdek çitleyerek filmi izledikten sonra Mina ışıkları açtı ve kardeşleriyle yarın akşamki davet hakkında konuşarak onlara gelmek isteyip istemediklerini sordu.

     Seymen yakışıklı olduğu kadar cesur ve küstahtı da. Çocukken ilk kez ablasıyla birlikte tanıştığı bir zombiden hiç korkmamış, hatta şakalaşmıştı. Zombi kızarak Seymen'i kovalamaya başlamış, Seymen de ablasının arkasına geçerek kurtulmayı başarmıştı. Efe ise bu yaşında bile hala zombilerden korkuyor ve çekiniyordu. Korku filmlerinde bile ablasına sarılıyor, çığlık atıyordu. Bu akşam da öyle yapmıştı. Seymen:

     - Abla, benim sınavım var, ders çalışmam lazım. Efe de benimle kalacak. Sen gitme istersen diyeceğim ama davete icabet gerekir, yoksa ayıp olur, yanlış anlarlar.

     - Neyi yanlış anlayacaklar Seymen? İster giderim, ister gitmem. Ölüm yok ya ucunda? Hem ölsem bile gene zombi olarak kalkar gelirim yanınıza, merak etme sen.

     Efe'nin gözleri açıldı, ağlayacakmış gibi oldu ve ablasına sarıldı.

     - Abla, sen hep böyle canlı-kanlı ol. Sakın zombi olma. Senin zombi olduğunu düşünemiyorum bile.

     Mina gülümseyerek kardeşine sarıldı, sonra onu hafifçe iterek geri çekilip ellerini kaldırdı, bileklerini büküp gözlerini kapattı, yavaş hareketlerle Efe'ye doğru ayaklarını sürüyerek gelmeye başladı ve zombi gibi konuştu:

     - Ben de zombi olacağımmmm, seni her gece gelip korkutacağımmmm, diye yankılı bir şekilde konuşunca Seymen gülerken Efe'nin gözleri daha çok açılarak korkusunu belli etmeye başladı.

     - Abla, sen zombi olsan var ya, zombilerin en güzeli olursun ama Efe senden bile korkar eminim, dedi Seymen kahkaha atarak.

     Efe ise ağlayarak salondan koşar adımlarla çıktı, yatağına yüzükoyun uzanıp sessizce ağlamaya başladı. Salonda Mina ve Seymen bir yandan gülüyorlar, bir yandan birbirlerine sarılıyorlardı. Neden sonra Mina:

     - Seymen, çok mu korkuttuk kardeşini bilmem. Gidip gönlünü alayım şunun da gece rüyasına girip altını ıslatmasın gene, diyerek Efe'nin odasına girip onun saçlarını okşamaya başladı.

     - Efe, şaka yaptık sana. Ben hiç zombi olmayacağım, hep yanınızda kalacağım böyle kanlı ve canlı olarak, tamam mı canım? Hem sana hiç yakışmıyor bak, on yedi yaşına geldin ama hala korkuyorsun. Alış artık böyle şeylere.

     Efe yavaşça doğruldu, gözlerini açtı ve ağlamasını keserek tekrar ablasına sarıldı.

     - Sen benim hem ablam, hem annem, hem de babamsın. Seni kaybedersem üçünüzü de kaybederim. Ne olur hiç gitme, hep bizimle kal abla.

     - Gitmem canım, hiç gitmem, merak etme sen. Bak ben de otuz yaşıma geldim ama sizi bırakmamak için evlenmedim bile. Benim de hakkım değil miydi bir yuva kurmak, çocuk sahibi olmak? Size dayı diyeceklerdi çocuklarım olsaydı. Bizim dayımız hiç olmadı ne gerçekte, ne dünyada.

     Efe ağlamasını tamamen kesti, bu kez gülmeye başladı.

     - Abla, sana koca bulalım biz. Yeni gelen bir öğretmenimiz var, beni de çok seviyor hem. Yakışıklı, boylu-poslu, aslan gibi maşallah. Bir görsen aşık olursun inan ki. Parmağında yüzük de yoktu, bekâr olması lazım. Tek kusuru gözlük takması, böyle kalın çerçeveli gözlükleri var. Psikoloji dersimize giriyor. Veli toplantısına geldiğinde bir konuş istersen onunla.

     - Allah iyiliğini versin senin Efe, düşündüğün şeye bak. Ben onu mu diyorum sana? Evlenmeyeceğim ben, sizi evlendirip gelinlere hem kaynanalık hem de görümcelik yapacağım. Onu bırak da senin kızdan ne haber? Anlat hele bakalım.

     Efe bu konuda konuşmak istemediğini belli ederek gözlerini devirdi (ilk kez kullanıyorum bu gözlerini devirme hadisesini, iyiymiş). Yatağından kalkarak kaçar gibi salona gidip abisinin yanına oturdu, yastığı kucaklayıp göğsüne bastırdı. Mina da hemen yanına gelerek onların yanına oturdu ve Efe'nin saçlarını karıştırarak:

     - Eşşek sıpası, ablaların yanından öyle mi kaçılıyor? Anlatmadan bırakmam seni!..

     Seymen ablasına göz kırparak onu rahat bırakmasını ve kendisinin ona açıklama yapacağını vücut diliyle ifade etti, Mina da tekrar önüne dönerek televizyon izlemeye başladı.

     Efe uykusu geldiği için biraz sonra abisi ve ablasını öperek iyi geceler dileyip odasına gittiğinde Seymen, Mina'ya Efe'nin moralinin neden bozuk olduğunu anlattı. Görüştüğü kızla bozuşmuşlardı ve birbirlerine küsmüşlerdi. Bunun sebebi ise Efe'nin her zamanki çocuksu hareketleri ve her gün arkadaşlarıyla kavga etmesinden başka bir şey değildi.

     Bir daha kavga etmeyeceği konusunda kız arkadaşına söz vermiş ama teneffüste dayanamayıp birine okkalı bir yumruk atıvermişti Efe. Neyse ki Seymen araya girerek durumu düzeltip tatlıya bağlamış, dayak yiyen çocuğu lavaboya götürerek ağzından gelen kanları yıkayıp silmiş ve özür dilemişti. Öğle arasında da yemek ısmarlayacağına söz verip şikâyetçi olmamasını sağlamış ve onları barıştırmıştı.

     Seymen yaşça hepsinden büyük olduğu için sınıftakiler onu hem seviyorlar, hem de öğretmenleri gibi görüp saygı duyuyorlardı. Sınıftaki kızların çoğunun kalbi ise adeta bir yangın yeriydi sanki. Ders çalışmak bahanesiyle evlerine davet ediyorlar ama Seymen kesinlikle reddediyor, hiçbirine yüz vermiyordu. Olgun tavırları ve derslerindeki başarısı nedeniyle öğretmenleri de Seymen'i çok seviyorlardı.

     Seymen ablasına ertesi gün kızla konuşup onları barıştırmak için söz verdiğinde Mina da rahatladı ve o da uykusu geldiğini söyleyerek kardeşini öpüp iyi geceler dileyip odasına giti ve uykuya daldı.

     Ertesi gün Seymen, Efe'nin konuştuğu kızla teneffüste bir araya geldi ve kızı barışmaya razı ederek Efe'yle aralarını düzeltmeyi başardı. Efe de yine bir daha kavga etmeyeceğine söz verdi ama bu pek de mümkün görünmüyordu. Koskoca sınıfta abisinden ve bu kızdan başka kendisini seven bir kişi bile yoktu. Kızlar bile kavgacı ve son derece çekilmez biri olduğunu düşünüp Efe ile konuşmuyorlardı. Hani Seymen'in kardeşi olmasa sınıfa bile almazlardı hiçbirisi Efe'yi.

     Akşam yemeğinden sonra Seymen ve Efe, ertesi günkü sınavlarına çalışmaya başladılar. Mina da dün akşam verdiği sözü yerine getirmek için kapüşonlu, eski bir eşofman giydi, eline beyaz bir çarşaf alarak kapıya doğru giderken Seymen ve Efe ile vedalaştı. Seymen ablasını dikkatli olması konusunda uyardı ve kapıya kadar uğurladı.

     Mina apartman kapısından çıkınca caddeden karşıya geçti ve mezarlığın kapısına kadar yürüdü. Mezarlık kapısı aralıktı ve bekçi kulübesindeki yaşlı adam kafasını masaya dayamış, uyuyordu. Sessizce kapıdan girerek bekçi kulübesinin yanından geçip, Baba Zombi'nin tarif ettiği arka köşeye doğru yavaş adımlarla yürürken anne ve babasına ayrı ayrı, mezardaki tüm ölülere bir ortak Fatiha okuyarak üfledi.

     Andız ağacının dibine geldiğinde taşı gördü ve kaldırarak demir kapağı açtı. Cep telefonunun ışığını tutarak aşağıya baktı, gerçekten de aşağıya inen bir merdiven vardı. Önce elindeki beyaz çarşafı üzerine geçirdi, burnunu mandalla tıkadı, kafasına da eşofmanının kapüşonunu geçirerek yavaş yavaş merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Aşağısı oldukça karanlıktı, son basamağı indiğinde yine cep telefonunun ışığını tutarak etrafına baktı. Neden sonra Baba Zombi'nin sesi duyuldu:

     - Ben size demedim mi Mina sözünü tutar diye? İşte geldi. Hoş geldin Mina.

     Mina karanlığa gözleri alışmaya başladığında yüzlerce zombiyi gördü. İçlerinde çok yaşlı olanlar yanında gencecik delikanlılar ve minik bir kız çocuğu vardı. Beş-altı yaşlarındaki bu kız hemen koşarak gelip Mina'ya sarıldı. Mina da şaşırdı, Baba Zombi ve birkaçını görmüştü daha önce ama nedense hepsi de onu tanıyorlardı. Bebe Zombi Mina'ya:

     - Hoş geldin Mina abla, ne iyi ettin de geldin. Baba Zombi seni hep anlatırdı bize. Gelmez diyorduk ama geldin işte, buradasın.

     Mina da Bebe Zombi'ye sarıldı, öpmek aklından geçtiyse de bunu yapmaması gerektiğini düşündü. Dikkat ettiğinde Bebe Zombi'nin gözlerinin gördüğünü ve sesinin de canlı insan sesine benzediğini fark etti.


     ...

     (Devam edecek)

 


Mina Dom'un Zombileri Bölüm: 4

       BÖLÜM 4: BEBE ZOMBİ VE MİNA EVDE      Mina, Bebe Zombi'yle konuşurken Bebe Zombi tekrar uykuya daldı. Mina o gün de eve gelemey...