BÖLÜM 3: BİZ
ÖLMÜŞÜZ AĞLAYANIMIZ YOK
Bütün zombiler
sıraya girip teker teker Mina'ya "Hoş geldin" dediler.
Bu hoş geldin faslı oldukça uzun sürdü çünkü zombiler hem yavaş hareket
ediyorlar hem de getirdiği elbise ve yiyecekler için Mina'ya teşekkür
ediyorlardı. Yüzlerce zombi yaklaşık bir saatte bu faslı bitirince en
kıdemlileri olan Baba Zombi Mina'ya:
- Mina, buraya
ilk kez geliyorsun. İstersen burayı sana gezdireyim, dedi. Mina buna itiraz etti.
- Hayır, gezmek
gibi bir niyetim yok şimdilik. Baksana burnumda mandal var ve burası oldukça
havasız. Şu kapağı biraz açıp oksijen almak istiyorum. Siz eğlencenize
başlayın, ben geliyorum.
Mina,
merdivenlerden yukarı çıktı ve kapağı açarak burnundaki mandalı çıkartıp derin
bir nefes aldı. Gökte ay parlıyordu ve oldukça güzel bir esinti vardı. İster
istemez:
- Ohh, dünya
varmış, dedi. Kapağı
aralık bırakarak tekrar aşağıya indi. Gözleri tekrar karanlığa alışınca Bebe
Zombi'yi gördü. İçeriye biraz ışık girdiği için Bebe Zombi'nin yüzü ve saçları
artık gözle rahatça seçilebiliyordu. Çok güzel yüzlü, sapsarı saçları olan
minik bir kızdı Bebe Zombi.
...
Türk zombiler
(övünmek gibi olmasın) diğer yabancı zombilerden oldukça farklıydı. Yabancı
zombiler öldüklerinde tabutlarıyla ve elbiseleriyle gömüldüğü için elbiseleri
çürümüş olsa da üzerlerinde kalıyordu. Oysa bizim yerli ve milli zombiler
tabutsuz ve beyaz kefen beziyle gömüldüklerinden üzerlerinde sadece kirlenmiş
beyaz bir örtü bulunuyordu. Bu zamana kadar zombiler beyaz kefenleriyle
dolaştıklarından herkes onları hayalet sanıyor, saçma-sapan bir sürü şehir
efsaneleri uyduruluyordu. Mina bunu fark ettiğinde onlar için ilk yaptığı
şey "Kılık-kıyafet Devrimi" olmuştu. Geceleri maske
takıp dilenci gibi eski ve kirli elbiseleri çöp kutularından bulup getiriyor,
zombilere dağıtıyordu. Zombiler de bunları giyerek artık çağ atlamışlar, modern
dünyaya ayak uydurmaya başlamışlardı. Yeni ve kullanılmamış eşya ve yiyecekler
onlara zarar veriyor, her taraflarını yamultup ikinci kez ölmelerine neden
oluyordu. Bu yırtık ayakkabılara, eski elbiselere ve yemek artıklarına bu
nedenle çok seviniyorlardı. Zaten yeni ve güzel elbiseler giyselerdi kime hava
atacaklardı?
...
Bu arada
zombiler ortaya büyükçe bir masa getirdiler, üzerine kırık bira ve şarap
şişeleri koydular, kullanılıp çöpe atılmış naylon bardaklara kırık şişede
kalanları doldurarak içerken hepsi de ayrı ayrı şarkılar söylemeye başladılar.
Hepsi de Mina'nın sevdiği Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ve Küçük Emrah
şarkılarıydı. Şarkısı bitenler elindeki bardağı masaya vurarak "Biz
ölmüşüz, ağlayanımız yok" ve "Ölem ben, ölem
ben" gibi sözler ediyor, adeta dünyaya kahrediyorlardı. Bu
inanılmaz kakofoni Mina'nın hoşuna bile gitti, bazı şarkılara kendisi de eşlik
etti, sanki onlardan biriydi.
Bebe Zombi ise
Mina'nın yanından hiç ayrılmıyor, onunla birlikte bildiği şarkıların nakarat
kısımlarını söylüyordu ama repertuarının pek geniş olduğu söylenemezdi. Çocuk
şarkılarından başka bir şey öğrenecek kadar bile yaşamamıştı.
Gece yarısına
doğru Mina Dom, Baba Zombi'den izin isteyerek kalktı, evine dönmek istediğini
söyledi. Herkese elini kaldırarak selam verip vedalaştıktan sonra
merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı. Hemen arkasından da Bebe Zombi
merdivenleri çıkarken peşinde de Baba Zombi, ayıp olmasın diye onu kapağa kadar
uğurlamak için basamakları el yordamıyla bulup çıktı. Mina arkasını döndüğünde,
Bebe Zombi'nin yere eğilerek öksürdüğünü ve fenalaştığını gördü, merakla eğilip
yüzüne baktı. Bebe Zombi bir yandan öksürüyor, bir yandan da ağzındaki kırmızı
toprakları çıkartıyordu. Aylardır oksijen solumadığından ciğerlerine dolan
temiz havanın etkisiyle baygınlık geçiriyordu. Mina, Bebe Zombi'nin tam bir
zombi olmadığını işte o an anlamıştı. Başını kaldırıp Baba Zombi'ye baktı.
- Baba Zombi, bu
ölmemiş, bu sizin gibi zombi değil. Baksana nabzı bile atıyor.
- Ama nasıl
olur? Tam üç haftadır bizimle ve mezarından alıp getirdik onu buraya. Bir
çocuğu ölmeden nasıl gömerler? Vay şerefsizler...
- Baba Zombi,
ben bunu hemen hastaneye götürüyorum, bu kız yaşamalı, o daha küçük bir çocuk.
- Tamam Mina,
telaşlanma. Umarım iyileşir de sizinle birlikte yaşamaya devam eder.
Mina, Bebe
Zombi'yi kucağına aldı, Baba Zombi'yle vedalaşıp doğruca mezarlıktan çıktı ve
yol kenarında taksi beklemeye başladı. bir yandan da Bebe Zombi'nin üzerindeki
tozları silkeliyordu. Biraz sonra gelen taksiyi durdurarak arka kapıyı açıp
şoföre:
- Hemen Sigorta
Hastanesi'ne gitmemiz gerekiyor, çabuk lütfen, dedi ve şoför hemen gaza basarak on beş dakikada
Antalya SSK Hastanesi'nin Acil Servis kapısına vardılar.
Mina burada
hemşire olarak çalışıyordu. Hemen nöbetçi doktoru gördü ve ona "İyi
nöbetler" dedikten sonra kucağındaki kızı yolda bulduğunu,
yanında kimsesi olmadığı için getirdiğini söylemek zorunda kaldı. Mina'yı iş
arkadaşları da doktorlar da çok severlerdi. Bir dediğini iki etmezlerdi.
Doktor Bey hemen
baygın durumdaki küçük kızın ağzına ve gözlerine baktı. Kızın gözleri ışıktan
dolayı kapanmış, açamıyordu. Aylar sonra ilk kez böyle parlak ışık görüyordu.
Hemen sedyeye yatırarak diğer hemşirelerle birlikte acil müşahede odasına
aldılar. Mina kapının dışında kalmış, kıyafetleri uygun olmadığı için içeri
girememişti. Ancak koşarak üst kattaki nöbetçi hemşire odasına girdi, kendi
dolabını açıp üzerine açık yeşil renkli hemşire kıyafetlerini giydi, koşar
adımlarla aşağıya inerek acil müşahede odasına daldı.
Doktor, küçük
kızın durumunun pek iyi olmadığını, su ve gıda yetersizliği nedeniyle bir süre
yoğun bakımda kalması gerektiğini söyledi. Önce kızı kusturdular, sonra da
serum vererek nabzını kontrol ettiler. Mina:
- Yaşayacak mı
doktor bey? Diye
sordu.
- Elbette, ama
bir hafta kadar yoğun bakımda kalması gerekiyor. En azından iki gün kalmalı.
Kendini iyi hissederse alıp götürebilirsiniz, ailesini bulursanız haber
verirsiniz.
Mina
rahatlamıştı. Bebe Zombi uyuyor ve gözlerini açamıyordu. Ellerini tutarak
bilincinin yerinde olduğuna emin olduktan sonra yoğun bakıma kadar diğer
hemşirelere eşlik etti. Bu arada zaman gece yarısını geçmiş, eve haber
vermemişti. Hemen koridora çıkarak cep telefonuyla Seymen'i aradı.
- Alo Seymen,
ben gecikeceğim biraz. Şu an hastanedeyim, önemli bir şey yok. Bir arkadaş
rahatsızlanmış da. Siz sabah okula gidersiniz oldu mu?
- Peki abla,
merak ettik seni ama sen işini bilirsin. Birine bir şey mi oldu da hastaneye
geldin?
- Akşam gelince
anlatırım, uzun hikâye Seymen. Hadi sınavınız var sizin yarın, yat da uyu. İyi
geceler.
- İyi geceler
abla.
Mina sabaha
kadar yoğun bakımda hemşire elbiseleriyle sandalyede oturarak bekledi.
Sabahleyin nöbet değişimi yapıldı. Başhemşireye çıkarak bugün acil serviste
hastası olduğunu, bu nedenle görevini burada yapmak istediğini söyledi.
Başhemşire de kabul etti ve Mina tekrar aşağı inerek yoğun bakım ünitesine geri
döndü.
Öğleye doğru
Bebe Zombi'nin gözleri yavaşça açılmaya başlamıştı. Aman Tanrım, ne kadar
güzel, masmavi gözlerdi bunlar. Mina hiç bu kadar güzel gözlü birini
görmemişti. Sapsarı, bukle bukle saçlar, bembeyaz yüz ve masmavi gözlerle Bebe
Zombi o anda dünyanın en güzel kızıydı Mina'nın gözünde.
- Mina abla,
nerdeyim ben? Baba Zombi nerde?
- Yanımdasın
bebeğim, hastanedeyiz şimdi.
- Ama Baba Zombi
benim gitmeme kızar sonra, hadi geri dönelim.
- Baba Zombi'den
izin aldım ben, burada olduğundan haberi var onun.
- Kaybolurum
diye şimdiye kadar beni hiç çıkarmamıştı. Dışarısı ne kadar güzelmiş Mina abla.
- Güzel tabii,
her şey güzel dışarıda. Hem sen zombi filan değilmişsin ki. Sen ölmemişsin bir
tanem.
- Aaa, ölmemiş
miyim ben? Ama çok dayak atmışlardı bana. Kulede işlediğim küçük bir hata
yüzünden arkadaşlarımla birlikte hepimizi öldüresiye dövdüler.
- Bunları sonra
anlatırsın bebeğim. Şimdi uyumana bak sen. Buradan çıkınca bize gideceğiz, seni
kardeşlerimle tanıştıracağım ama onlara eskiden zombi olduğunu söylemek yok,
tamam mı?
- Yani onlara
oyun mu oynayacağız Mina abla?
- Evet, oyun
oynayacağız bebeğim. Sana güzel elbiseler alacağım, parklara götüreceğim. Çok
güzel yemekler yapacağım sana eve gidince, tamam mı?
- Tamam Mina
abla, ama ben Baba Zombi'yi de diğer zombileri de çok özlerim. Onlar beni çok
seviyorlardı.
- Onlara da
arada uğrarız, seni özletmeyiz hiç merak etme bir tanem. Ne zaman istersen
gideriz oraya da. Şimdi gözlerini kapat, güzelce uyu, ben burdayım tamam mı?
- Tamam Mina
abla.
Bebe Zombi
gözlerini kapattı ve biraz sonra derin bir uykuya daldı. Mina da onun elini
bırakarak sandalyesine oturup beklemeye başladı. Bu kızın bir adı, ailesi, anne
ve babası olmalıydı. Acaba kimin çocuğuydu? Altı yaşındaki bir çocuğu
öldüresiye dövüldüğü bir okula neden vermişlerdi? Bir aile, bir öğretmen bu
kadar acımasız olabilir miydi?
Yoğun bakım
ünitesinden çıkarak hemşire odasına geldi, arkadaşlarıyla selamlaştı. Duşunu
aldı ve elbiselerini tekrar üzerine giydi. Akşamdan beri olan şeyleri
düşünürken arkadaşları onda bir tuhaflık olduğunu sezdiler. Ama onların sorularına
Mina hep kaçamak cevaplar vererek atlatmayı başarmıştı. Sabaha kadar
uyumadığını, başhemşirenin haberi olduğunu söyleyerek kanepeye uzandı, iki saat
sonra uyanmak üzere cep telefonunun alarmını kurarak uykuya daldı.
Uyandıktan sonra
hemen aşağı kata inerek yoğun bakım ünitesine girerek bebeğin durumunu kontrol
etti. Minik Zombicik mışıl mışıl uyuyordu. Yemekhaneye giderek karnını doyurdu,
tekrar yoğun bakıma geldi ve bebeğin uyumakta olduğunu görünce başhemşirenin
odasına girerek izin alıp üstünü değiştirdi, hastanenin yakınında bulunan bebek
elbisesi satılan bir mağazaya girdi ve bebeğe uygun birkaç elbise, iç çamaşırı
ve pijama aldı, hastaneye geri dönerek üniformasını giydi ve tekrar yoğun
bakıma girdi. Bebek uyanmıştı ve etrafındakilere Mina ablasını soruyordu. Hemen
koşar adımlarla yanına geldi, ellerini tutarak "Geldim bebeğim,
buradayım işte" dedi.
Mina
fısıldayarak ona gerçek ismini sordu ama kız hatırlamıyordu. Bebe Zombi adına
öyle alışmıştı ki gerçek adını söyleseler dönüp bakmayacaktı kimseye. Mina
bunun normal olduğunu düşünerek:
- Eğer adın
aklına gelirse bana söyle, olur mu? Sana adınla hitap etmek istiyorum, çünkü
sen artık bir zombi değilsin.
Kısık sesle
söylediği bu sözleri yine de kimse duydu mu acaba diye etrafına bakındı. Çoğu
yaşlılardan oluşan hastaların hepsi de derin uykudaydı ve etrafta doktor ve
hemşire de görünmüyordu.
- Bir de bunu
yani senin eskiden bir zombi olduğunu hiç kimseye söylemememiz gerekiyor. Yoksa
insanlar korkarlar, çekinirler ve bize kötü davranırlar, oldu mu bebeğim?
- Tamam Mina
abla, kimseye söylemem. Hem niye korkuyorlar ki zombilerden insanlar? Hiçbir
zombi bana kötü davranmadı, dövmedi, incitmedi bile. Ölülerden değil
yaşayanlardan korksun onlar.
- Ah bebeğim,
bunu ben yılladır söylüyorum. "Ölülerden değil yaşayanlardan
korkun" diyorum ama kimseye dinletemiyorum bir türlü. Oysa en
huzurlu ve en sakin yerler mezarlıklardır. Tertemiz havası ve sessizlik gibisi
var mı, değil mi?
- Evet Mina
abla, ben de çok kısa sürede alışmıştım diğer zombi amcalara ve teyzelere.
Onların gözleri benim gibi görmüyordu ama her şeyi hissediyorlardı. Kimse kavga
etmiyordu, kavga edecek ve paylaşılamayacak bir şey yoktu zaten. Kimsenin
acelesi de yoktu, zaman boldu bizim için.
- Neyse, eski
günler geride kaldı şimdi artık. Sen biraz daha uyuyup dinlen, doktor amca
gelip seni kontrol etsin. Yarın buradan çıkıp bizim eve gideceğiz, sana güzel
elbiseler aldım, çok seveceksin.
- Ama yeni
elbise giymemiz yasak bizim. Yeni elbise giyersek yeniden ölürmüşüz, Baba Zombi
öyle söylemişti bize.
- O kural gerçek
zombiler için bir tanem. Sen artık zombi değilsin, benim gibi kanlı, canlı bir
insansın. Eski giymek yok bundan sonra, tamam mı? Sadece Baba Zombi'ye ziyarete
giderken giyeceğiz eskilerimizi, oldu mu?
- Oldu Mina
abla, tamam. Şimdiden özledim hepsini de.
...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder